Çocuklar Agresif davranmayı film ve telefondan izledikleri savaş oyunlarından öğrenebiliyorlar. İnsan öldürmenin, insan kırmanın bir oyun olduğunu sanıp, bunu gerçek hayatta uygulamaya çalışabiliyorlar. Eskiden çocuklar, dışarıda oyun oynayarak hayatı öğreniyorlardı. Şimdi ise çocuklar hayatı, ellerindeki teknolojik aletler ile oynayarak öğreniyorlar. Biri somut, diğeri soyut bir öğrenme biçimi. Bu anlamada deneyim yani tecrübe azlığı, çocuğu gördüğü şeye inanmaya itiyor. Dışarıda toprak üzerinde oynayan bir çocuk, ayağı çiçeklere takılıp düştüğünde, çiçeklere zarar verdiğini görür ve yere düştüğü için canının acıdığını hisseder. Yani bu durumu deneyimler. Sanal ortamda ise, ayağı çiçeklere takılıp yere düşen çocuk, çiçekleri ezmişse, bir tuşa dokunarak çiçekleri geri getire bilir ve yere düştüğü için acı çekmez. Deneyimi somut olarak yaşamayan bir çocuk, bazı duyguları kendi yaşamadığı için, insanın gerçek bir savaş anında neler yaşayabileceğini kestiremez. Bundandır ki evdeki ebeveynlerine ya da dış çevresine rahatlıkla bağırabilir ve onlara zarar vermeye çalışabilir. Hayat ve ölüm kavramları onlara çok basit gelebilir. Sanal dünya çocukların duygu dünyalarına zarar vermektedir. Sanal dünya kişiyi hareketsiz bıraktığı içinde, içinde biriken hareket enerjisini dışarı atamamakta ve yavaş yavaş hareketin ölmesine sebep olmaktadır.  

 Çocuk gülmeyi, eğlenmeyi, acı çekmeyi, kaybetmeyi sanal dünyanın duygusuzluğu ile öğrenmekte ve deneyimleyememektedir.

 Şimdiki çocukların ayakları toprağa değmiyor, dışarıda arkadaşları ile oyun kurup oynamıyor. Hiçbir şey ekip-biçmiyorlar. Hayatında bir tohumu, filizlenmesi için toprağın bağrına koymamış ve onun mucizevi bir şekilde büyümesine tanıklık etmemiş bir çocukluk, eksik kalmış bir çocukluktur. Her çocuk, mutlaka toprağı öğrenmeli ve ona ne yaparsa yapsın mutlaka, karşılığını alacağını tecrübe etmesi gerekir. Çocuklara, iyiliği öğretmenin en iyi yoludur toprak. Çocuk toprağı kazıp bağrına tohumu yerleştirdi mi, iyi bir şeyleri yapmış olmanın mutluluğunu yaşar. Ve sonra ona gerekli bakımı yani güneşini, gübresini, suyunu verdi mi, emek vermenin huzurunu taşır ve çiçeğin açmasını beklerken, sabretmeyi öğrenir. Yeni bir güne uyanınca, sevgi ve emeğinin karşılığı olan ve bütün güzelliği ile açmış olan çiçeğini görünce, iyilik yapmanın mutlaka iyi bir karşılığı olduğunu öğrenir. Topraktan uzak çocuk, iyilikten, emekten, sabırdan, güzellikten ve mutluluktan uzak çocuk olabilir. Bundandır ki en büyük zalimliklerden bir tanesi de, çocuğu topraktan uzak tutmaktır.  

Şimdi çocuklara çok kızıyoruz, telefonları ellerinden bırakmadıkları için. Neden, bu kadar kızıyoruz? Çocuklara, bu kadar kızmaya hakkımız var mı? Çocukların elinden toprağı almışız, sokakları almışız, park ve bahçeleri almışız, onları binaların içine hapsetmişiz, doğru dürüst bir oyun alanı bırakmamışız ve telefona gömülmelerine kızıyoruz.

Şimdilerde kimselere güvenmediğimiz için, sokağa çıkmalarına izin vermiyoruz, arkadaşlarının evine gitmelerine izin vermiyoruz, sadece bizim izin verdiğimiz arkadaş tipolojileri ile evin içinde oyun oynamalarını istiyoruz. Elimizde telefon, sosyal medya havuzunda sınırsız yüzerken ve bundan sınırsız keyif aldığımızı gösterirken, çocuklara telefon engeli koymak ya da sınır getirmek ne kadar doğrudur acaba. Çocukların agresif davranmaları için elimizden geleni yaptıktan sonra, suçu onlara atıyoruz. Bu zamanın çocukları, telefonu elinden düşürmüyor, hiçbir şey anlamıyor, her şeye kızıyor ve hep sıkılıyor diyerek başlıyoruz sızlanmaya.

Birilerini suçlamak en kolay yoldur. Suçlamak yerine, anlamak ve çareler bulmaya çalışmak daha iyi bir yaklaşım olabilir.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.